Tekil Mesaj gösterimi
Alt 27.03.2017, 18:11   #7
Admin
UGURAYAKKABI.COM!
 
Admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 20.05.2015
Mesajlar: 343
Teşekkürleri: 5
2 mesajına 2 kere teşekkür edildi.
Standart

bölüm 2 - açık kitap - devam2
--------
Kızın cevabını, kendimi kaptırmış şekilde ben de dinledim.
“Sinirli görünmüyor değil mi?”
Yani geçen haftaki vahşi tepkimi fark etmişti. Tabii ki.
Soru Jessica’nın kafasını karıştırdı. O, ifademi kontrol ederken düşüncelerinde kendi yüzümü gördüm; ama bakışıyla buluşmadım. Hala bir şey duymaya çalışarak kıza odaklanıyordum. Dikkatli konsantrasyonum hiç yardımcı olmuyor gibi görünüyordu.
“Hayır.” dedi Jess ona ve evet diyebilmeyi dilediğini biliyordum – bakışım içine dert olmuştu – ama sesinde bunun izi yoktu. “Görünmeli mi?”
“Benden pek hoşlandığını sanmıyorum.” diye fısıldadı kız, aniden yorulmuş gibi başını koluna yaslayarak. Hareketini anlamaya çalışıyordum; ama sadece tahmin yürütebilirdim. Belki de yorulmuştu.
“Cullen’lar kimseyi sevmezler.” diye güvence verdi Jess. “Kimseyi hoşlanmak için kendilerine layık görmezler.” Eskiden görmezlerdi. Düşüncesi sızlanan bir homurtuydu. “Ama hala sana bakıyor.”
“Ona bakmayı kes.” dedi kız endişeyle ve Jessica’nın emre uyup uymadığından emin olmak için başını biraz kaldırdı.
Jessica kıkırdadı; ama istediğini yaptı.
Kız saatin kalanında masasından başka yere bakmadı. Bunun kasıtlı olduğunu düşündüm –ama tabii ki, emin olamadım. Bana bakmak istiyormuş gibi görünüyordu. Vücudu hafifçe benim yönüme doğru yöneliyordu, çenesi dönmeye başlıyordu; ama sonra kendini yakalıp derin bir nefes alarak kim konuşuyorsa ona bakıyordu.
Kızın etrafındaki düşünceleri, arada onunla ilgili olmadıkları sürece duymazdan geldim. Mike Newton okuldan sonra park yerinde bir kar savaşı planlıyordu, karın çoktan yağmura dönüştüğünün farkında görünmüyordu. Kar tanelerinin çatıdaki hafif sesi, yağmur damlalarının pıtırtısına dönüşmüştü. Değişimi gerçekten duyamıyor muydu? Bana sesli geliyordu.
Öğle tenefüsü bittiğinde yerimde kaldım. İnsanlar dışarı çıktı ve ben kendimi diğerlerinin arasından onun ayak seslerini ayırt etmeye çalışırken yakaladım, sanki önemli ve alışılmadık bir özellikleri varmış gibi. Ne kadar aptalca.
Ailem de hareket etmedi. Ne yapacağımı görmek için beklediler.
Onun delice kuvvetli kokusunu alabileceğim ve nabzının sıcaklığını tenimde hissedebileceğim sınıfa gidip, yanına oturur muydum? Bunun için yeterince güçlü müydüm? Yoksa bir gün için yeterince çekmiş miydim?
“Sanırım sorun yok.” dedi Alice tereddütle. “Kararlısın. Sanırım saati atlatacaksın.”
Ama Alice bir kararın ne kadar çabuk değişebileceğini çok iyi biliyordu.
“Niye zorlayasın ki Edward?” diye sordu Jasper. Şimdi zayıf olan ben olduğum için kendini beğenmiş hissetmemek istemesine rağmen, bunu duyabiliyordum, sadece biraz. “Evet git. Ağırdan al.”
“Ne fark eder ki?” dedi Emmett katılmayarak. “Onu öldürürsün ya da öldürmezsin. İki şekilde de atlatırsın.”
“Henüz taşınmak istemiyorum.” diye sızlandı Rosalie. “Baştan başlamak istemiyorum. Liseyi neredeyse bitirdik Emmett. Sonunda.”
Kararda iki eşit parçaya ayrılmıştım. Bununla yüzleşmek istiyordum, çok istiyordum; ama kendimi zorlamak da istemiyordum. Geçen hafta Jasper’ın avlanmadan uzun süre durması bir hata olmuştu, bu da aynı şekilde anlamsız bir hata mıydı?
Ailemi yerinden etmek istemiyordum. Hiçbiri bana bunun için teşekkür etmezdi.
Ama Biyoloji sınıfına gitmek istiyordum. Onun yüzünü bir daha görmek istediğimi fark ettim.
Benim için kararı veren buydu. O merak. Böyle hissettiğim için kendime kızgındım. Kendime, kızın sessiz zihninin beni uygunsuzca ilgilendirmeyeceğine dair söz vermemiş miydim? Yine de, işte en uygunsuz şekilde ilgiliydim.
Ne düşündüğünü bilmek istiyordum. Zihni kapalıydı; ama gözleri çok açıktı. Belki aklı yerine onları okuyabilirdim.
“Hayır Rose. Sanırım gerçekten sorun olmayacak.” dedi Alice. “Sabitleşiyor. Eğer sınıfa giderse kötü bir şey olmayacağından yüzde doksan üç eminim.” Bana, düşüncelerimde onun gelecek görüşünü daha güvenli hale getiren ne değişiklik olduğunu merak ederek baktı.
Merak, Bella Swan’ı hayatta tutmaya yetecek miydi?
Emmett haklıydı gerçi – niye her iki şekilde de üstesinden gelmiyordum? Ayartıyla yüzleşecektim.
“Sınıflarınıza gidin.” dedim kendimi masadan iterek. Arkamı döndüm ve uzun adımlarla ilerledim. Arkamda Alice’in endişesini, Jasper’ın tenkidini, Emmett’in onayını ve Rosalie’nin sinirini duyabiliyordum.
Sınıfın kapısında son bir derin nefes aldım ve küçük, sıcak odaya girerken ciğerlerimde tuttum.
Geç kalmamıştım. Bay Banner hala bugünün deneyini ayarlıyordu. Kız benim – bizim masamızda, başı eğik, karalama yaptığı deftere bakıyordu. Yaklaşırken, zihninin yarattığı bu önemsiz taslakla bile ilgilenerek onu inceledim; ama anlamsızdı. Sadece iç içe ilmeklerden oluşan rastgele bir karalamaydı. Belki de desene odaklanmıyor, başka bir şey düşünüyordu.
Sandalyeyi gereksiz bir sertlikle çekip, döşemeyi çizmesine izin verdim; insanlar birinin gelişi sesle duyrulduğunda her zaman daha rahat ederlerdi.
Sesi duyduğunu biliyordum. Bakmadı; ama eli çizdiği desende bir ilmeği kaçırıp dengeyi bozdu.
Niye yukarı bakmamıştı? Muhtemelen korkmuştu. Bu sefer, farklı bir izlenim bıraktığımdan ve önceden olanların hayalinin bir ürünü olduğunu düşünmesini sağladığımdan emin olmalıydım.
“Merhaba.” dedim insanları rahatlatmak istediğim zaman kullandığım alçak sesimi kullanıp, dişlerimi göstermeden gülümseyerek.
O zaman baktı, büyük kahverengi gözleri ürkekti – neredeyse sersemlemiş – ve sessiz sorularla doluydu. Bu, geçen hafta görüşümü engelleyen ifadeydi.
Garip şekilde derin kahverengi gözlere bakarken, nefretin – kızın sadece varolduğu için hak ettiğini hayal ettiğim nefretin – kaybolduğunu fark ettim. Nefes almıyor ve kokusunu tatmıyorken böyle savunmasız birinin nefreti hak edebileceğine inanmak zordu.
Yanakları kızarmaya başladı ve hiçbir şey söylemedi.
Gözlerimi onunkilerde tutup sadece sorgulayan derinliklerine odaklandım ve teninin iştah kabartıcı rengini görmezden gelmeye çalıştım. Bir süre nefes almadan konuşmaya yetecek kadar soluğum vardı.
“Adım Edward Cullen.” dedim, ismimi bildiğini bilmeme rağmen. Bu başlamanın nazik yoluydu. “Geçen hafta kendimi tanıtma şansı bulamadım. Sen Bella Swan olmalısın.”
Kafası karışmış göründü – kaşlarının arasındaki o küçük kıvrım tekrar oradaydı. Cevap vermesi olması gerekenden yarım saniye fazla süre aldı.
“Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu sesi biraz titreyerek.
Onu gerçekten çok korkutmuş olmalıydım. Bu kendimi suçlu hissetmeme neden oldu; o kadar savunmasızdı ki. Nazikçe güldüm – bu insanların huzursuzluğunu azaltan bir sesti. Yine, dişlerimle ilgili dikkatliydim.
“Ah, sanırım ismini herkes biliyor.” Şüphesiz, bu tekdüze yerde ilgi odağı haline geldiğinin farkındaydı. “Bütün kasaba senin gelmeni bekliyordu.”
Bu bilgi ona göre hoş değilmiş gibi suratını astı. Sanırım, utangaç göründüğü kadar ilgiden de hoşlanmıyordu. Çoğu insan tersini hissederdi. Sürüden ayrı kalmak istememelerine rağmen spot ışıklarını arzularlardı.
“Hayır.” dedi. “Yani, niye bana Bella dedin?”
“Isabella’yı mı tercih edersin?” diye sordum, sorunun nereye gittiğini anlayamayarak. İlk gününde tercihini pek çok kez net şekilde belirtmişti. Bütün insanlar düşünceleri rehber olmadığı zaman böyle anlaşılmaz mıydı?
“Hayır. Bella ismini seviyorum.” diye cevapladı kafasını hafifçe yana eğerek. İfadesi – eğer doğru okuyorsam – utanç ve kafa karışıklığı arasındaydı. “Ama Charlie – yani babamın benden Isabella diye bahsettiğini sanıyorum. Burada herkes beni öyle tanıyor gibi görünüyor.” Teninin pembesi bir ton daha koyulaştı.
“Hmm.” dedim sıradan bir sesle ve gözlerimi yüzünden kaçırdım.
Sorularının ne anlama geldiğini yeni anlamıştım. Hata yapmıştım. Eğer ilk gün diğerlerini dinliyor olmasaydım, ona ilk olarak tam ismiyle hitap ederdim, diğer herkes gibi. Fark dikkatini çekmişti.
Şiddetli bir huzursuzluk hissettim. Hatamı yakalamak onun için çok kolay olmuştu. Oldukça zekice, özelikle yakınlığımdan korkması gereken birine göre.
Ama aklında benimle ilgili kilitli tuttuğu şüphelerinden daha büyük sorunlarım vardı.
Soluğum kalmamıştı. Eğer onunla tekrar konuşacaksam nefes almam gerekiyordu.
Konuşmamak zor olurdu. Şanssızlığına, bu masayı paylaşmamız onu benim deney partnerim yapıyordu ve bugün birlikte çalışmak zorundaydık. Deneyi kaparken onu görmezden gelmek garip – ve anlaşılmaz şekilde kaba – olurdu. Bu onu daha çok korkutur ve şüphelendirirdi.
Sıramı hareket ettirmeden ondan uzaklaşabileceğim kadar uzaklaşıp kafamı sıraların arasındaki boşluğa döndürdüm. Kaslarımı kilitleyerek kendimi olduğum yere bağladım. Sonra sadece ağzımdan, hızlıca ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım.
Ahh!
Bu gerçekten acı vericiydi. Onu koklamadan bile, dilimde tadını alabiliyordum. Boğazım aniden tekrar alevler içindeydi, arzu aynı geçen hafta kokusunu yakaladığım andaki kadar güçlüydü.
Dişlerimi gıcırdattım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
“Başlayın.” diye komut verdi Bay Banner.
Masaya bakan kıza dönüp gülümsemek için yetmiş yıllık çabayla kazandığım öz kontrolü en ufak zerresine kadar kullanmışım gibi hissettim.
“Önce bayanlar, partner?”
Yüzüme baktı ve ifadesi boşaldı, gözleri büyüdü. Yüz ifademde yanlış bir şey mi vardı? Yine korkmuş muydu? Konuşmadı.
“Ya da, istersen ben başlayabilirim.” dedim sessizce.
“Hayır.” dedi ve yüzü yine beyazdan kırmızıya döndü. “Ben başlarım.”
Duru teninin altında kanın akışını izlemek yerine masadaki malzemelere, slayt kutusuna ve hırpalanmış mikroskoba baktım. Dişlerimin arasından hızlıca bir nefes daha aldım ve boğazımı acıttığında irkildim.
“Profaz.” dedi hızlı bir incelemenin ardından. Slaydı çıkarmaya başladı.
“Bakmamın bir sakıncası var mı?” İçgüdüsel olarak – aptalca, sanki onun türündenmişim gibi – elini durdurmak için uzandım. Bir saniyeliğine, teninin ısısı benimkini yaktı. Elektrik çarpması gibiydi. Sıcaklık elimi ve sonra kolumu vurdu. Bella elini benimkinin altından birden çekti.
“Özür dilerim.” diye mırıldandım kenetlenmiş dişlerimin arasından. Bir yere bakma ihtiyacıyla mikroskobu kavradım ve kısa bir süre baktım. Doğruydu.
“Profaz.” diye katıldım.
Ona bakmak için hala çok huzursuzdum. Dişlerimin arasından mümkün olduğunca sessizce nefes alıp yakıcı susuzluğu görmezden gelmeye çalışarak basit göreve odaklandım, kelimeyi kağıttaki yerine yazdım ve ilk slaydı ikinciyle değiştirdim.
Şimdi ne düşünüyordu? Eline dokunduğumda bu ona nasıl hissettirmişti? Tenim mutlaka buz soğukluğunda olmalıydı – itici. Bu kadar sessiz olmasına şaşırmamalıydı.
Slayda bir bakış attım.
“Anafaz.” dedim kendi kendime, kelimeyi ikinci satıra yazarken.
“Bakabilir miyim?” diye sordu.
Döndüm ve onu beklentiyle, bir eli mikroskoba doğru uzanmış şekilde görünce şaşırdım. Korkmuş görünmüyordu. Gerçekten cevabı yanlış verdiğimi mi düşünmüştü?
Mikroskobu ona doğru kaydırdığımda yüzündeki umutlu ifadeye gülümsemekten kendimi alıkoyamadım.
Merceğe çabucak solan bir istekle baktı. Ağzının kenarları aşağı doğru indi.
“Üçüncü slayt?” diye sordu mikroskoptan gözlerini ayırmayarak; ama elini uzatarak. Sonraki slaydı, tenimin onunkine yaklaşmasına izin vermeyerek eline bıraktım. Yanında oturmak bir ısıtıcının yanında oturmak gibiydi. Daha yüksek bir sıcaklığa doğru hafifçe ısındığımı hissedebiliyordum.
Slayda çok uzun süre bakmadı. “İnterfaz.” dedi kayıtsızca – muhtemelen sesinin kulağa böyle gelmesi için çok uğraşarak – ve mikroskobu bana itti. Kağıda dokunmayıp benim cevabı yazmamı bekledi. Kontrol ettim – yine doğruydu.
Böyle bitirdik, birkaç kelime konuşup birbirimizin gözleriyle buluşmadan. Bitiren tek çifttik – diğerleri deneyle ilgili zorluk yaşıyordu. Mike Newton ise odaklanma konusunda problem yaşıyor gibi görünüyordu – beni ve Bella’yı izlemeye çalışıyordu.
Keşke gittiği yerde kalsaydı, diye düşündü Mike beni gözetleyerek. Hmm, ilginç. Oğlanın bana karşı kötü hisler beslediğinin farkına varmamıştım. Bu yeni bir gelişmeydi, yaklaşık olarak kızın gelişi kadar. Daha da ilginci, şaşırarak, bu hissin karşılıklı olduğunu fark etmiştim.
Tekrar kıza baktım, sıradan, tehditsiz ortaya çıkışına karşın, hayatıma darbe vuruyor olması beni sersemletti.
Mike’ın ne hakkında konuşup durduğunu anlamadığımdan değildi. Aslında oldukça güzeldi… alışılmadık bir şekilde. Güzel olmaktan da iyisi, yüzü ilginçti. Pek simetrik değildi – dar çenesi geniş elmacık kemikleriyle dengeli değildi; rengi ölçüsüzdü – teni ve saçı, açık-koyu tezatı oluşturuyordu; ve sonra gözleri vardı, sessiz sırlarla dolu gözler…
Aniden benimkileri delmeye başlayan gözler.
O sırlardan birini tahmin etmeye çalışarak ben de ona baktım.
“Lens mi taktın?” diye sordu aniden.
Ne kadar garip bir soru. “Hayır.” Görüşümü geliştirme fikrine neredeyse gülümsedim.
“Ah,” diye mırıldandı. “Gözlerinle ilgili bir değişiklik olduğunu düşünmüştüm.”
Bugün sırları açığa çıkarmaya çalışan tek kişi olmadığımı anladığımda aniden tekrar soğuk hissettim.
__________________
UĞUR AYAKKABI
İNCİKLER TOPTAN PAZARLAMA ANTALYA


TEL: İLETİŞİM

Adres: Tahılpazarı Mahallesi, 469 Sokak, Atmaca 1 Apartmanı. NO:36/B Merkez/Antalya.
Admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla