Tekil Mesaj gösterimi
Alt 27.03.2017, 18:11   #8
Admin
UGURAYAKKABI.COM!
 
Admin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: 20.05.2015
Mesajlar: 343
Teşekkürleri: 5
2 mesajına 2 kere teşekkür edildi.
Standart

bölüm 2 - açık kitap - devam3
--------
Omuz silktim ve öğretmenin dolaştığı yere doğru baktım. Tabii ki son baktığından beri gözlerimde bir değişiklik vardı. Kendimi bugünün işkencesine, ayartısına hazırlamak için, bütün haftasonumu avlanarak geçirmiştim, susuzluğumu mümkün olduğunca gidermiş, gerçekten abartmıştım. Kendimi hayvanların kanıyla doldurmuştum; ama etrafındaki havada yüzen aşırı lezzetle yüzleşmekte pek bir değişiklik yaratmamıştı. Ona en son baktığımda, gözlerim susuzlukla simsiyahtı. Şimdi, vücudum kan içinde yüzerken, sıcak bir altın rengindeydiler. Susuzluğumu söndürmede aşırıya kaçtığım girişimim sayesinde açık kehribardılar.
Başka bir hata. Eğer sorusunda ne kastettiğini görmüş olsaydım, ona sadece evet diyebilirdim.
İki yıldır, bu okulda insanların yanına oturmuştum ve o, beni göz rengimdeki değişimi fark edecek kadar dikkatle inceleyen ilk kişiydi. Diğerleri, ailemin güzelliğine hayran kalırken, bakışlarına karşılık verdiğimizde çabucak aşağı bakarlardı. Anlamamak için, görünüşümüzün detaylarını içgüdüsel bir çabayla bloke ederlerdi. Görmezden gelmek insan zihni için mutluluktu.
Niye çok fazla şey gören, bu kız olmak zorundaydı?
Bay Banner masamıza yaklaştı. Getirdiği temiz hava dalgasını, Bella’nın kokusuyla karışmadan önce minnettarlıkla içime çektim.
“Yani Edward,” dedi cevaplarımıza bakarak, “Isabella’nın mikroskoba bakmak için bir şansı olması gerektiğini düşünmedin mi?”
“Bella.” diye düzelttim onu refleks olarak. “Aslında, beş taneden üçünü o tanımladı.”
Bay Banner’ın düşünceleri, kıza dönerken şüpheliydi. “Bu deneyi daha önce yaptın mı?”
Kendimi kaptırmış halde, gülümser ve hafifçe utanmış gözükürken onu izledim.
“Soğan köküyle değil.”
“Balık embriyosuyla mı?”
“Evet.”
Bu onu şaşırttı. Bugünün deneyi ileri bir programdan aldığı bir şeydi. Kıza düşünceli şekilde başını salladı. “Phoenix’de ilerlemiş bir programda mıydın?”
“Evet.”
İleriydi o zaman, bir insana göre zekiydi. Bu beni şaşırtmadı.
“Pekala,” dedi Bay Banner dudaklarını büzerek. “Sanırım ikinizin labaratuar partneri olmanız iyi.” Döndü ve söylenerek uzaklaştı. “Bu sayede diğer çocukların kendileri için bir şey öğrenme şansı olabilir.” Kızın bunu duyabildiğinden şüpheliydim. Dosyasına tekrar spiraller karalamaya başladı.
Bir saatte iki hata çok fazlaydı. Benim tarafımda çok zayıf bir gösteriydi. Kızın benim hakkında ne düşündüğü hakkında hiçbir fikrim olmasa da – ne kadar korkuyor, ne kadar şüpheleniyor? – onu benimle ilgili yeni bir izlenimle bırakmak için daha çok çabalamam gerektiğini biliyordum. Vahşi son karşılaşmamızla ilgili anıları daha iyi bastırmalıydım.
“Karın durması çok kötü oldu, değil mi?” dedim bir düzine öğrencinin konuştuğunu çoktan duyduğum küçük diyaloğu tekrarlayarak. Sıkıcı, standart bir konu. Hava – her zaman güvenli.
Bana gözlerinde açık bir şüpheyle baktı – çok normal sözlerime anormal bir tepki. “Pek değil.” dedi beni tekrar şaşırtarak.
Konuşmayı bayat yollara sürdüm. Çok daha güneşli, sıcak bir yerden geliyordu – teni beyazlığına rağmen bunu bir şekilde yansıtıyordu – ve soğuk onu mutlaka rahatsız ediyor olmalıydı. Benim buz gibi dokunuşum kesinlikle etmişti.
“Soğuğu sevmiyorsun.” diye tahmin yürüttüm.
“Ya da ıslağı.”
“Forks senin için yaşaması zor bir yer olmalı.” Belki de buraya gelmemeliydin, diye eklemek istedim. Belki de ait olduğun yere geri gitmelisin.
Bunu istediğimden emin değildim gerçi. Kanının kokusunu her zaman hatırlayacaktım – onu er ya da geç takip etmeyeceğimin bir garantisi var mıydı? Ayrıca, eğer giderse zihni her zaman bir gizem olacaktı. Değişmez, daima rahatsız edici bir muamma.
“Hem de nasıl.” dedi alçak bir sesle.
Cevapları hiçbir zaman benim beklediklerim değildi. Daha çok soru sormak istememe neden oluyorlardı.
“Niye buraya geldin o zaman?” diye sordum ve sesimin birdenbire çok suçlayıcı olduğunun, diyalog için yeterinde sıradan olmadığının farkına vardım. Soru kaba ve meraklı çıkmıştı.
“Bu… karışık.”
Büyük gözlerini kırpıştırdı, konuyu orada bıraktı ve ben neredeyse meraktan patlayacaktım – merak boğazımdaki susuzluk kadar sıcak bir şekilde beni yaktı. Aslında, nefes almanın biraz daha kolaylaştığını; ıstırabın onu tanıdıkça daha katlanılır hale geldiğini fark ettim.
“Sanırım anlayabilirim.” diye ısrar ettim. Belki genel nezaket, ben sormak için yeterince kaba oldukça, onun sorularımı cevaplamaya devam etmesini sağlayabilirdi.
Sessizce ellerine baktı. Bu beni sabırsızlandırdı; elimi çenesinin altına koyup kafasını kaldırmak istedim, gözlerini okuyabilmek için; ama onun tenine tekrar dokunmak aptalca – tehlikeli – olurdu.
Aniden yukarı baktı. Gözlerindeki duyguları görebilmek bir rahatlıktı. Aceleyle konuştu.
“Annem tekrar evlendi.”
Ah, bu yeterince insancaydı, anlaması kolaydı. Duru gözlerinden üzüntü geçti.
“Bu o kadar karmaşık gözükmüyor.” dedim. Sesim çaba sarf etmeden nazik çıkmıştı. Üzüntüsü beni garip bir şekilde aciz bırakmıştı, ona daha iyi hissettirmek için yapabileceğim bir şey olmasını diliyordum. Garip bir dürtü. “Bu ne zaman oldu?”
“Geçen eylül.” Derin bir nefes aldı. Sıcak soluğu yüzümü okşarken nefesimi tuttum.
“Ve sen onu sevmiyorsun.” diye tahmin ettim, daha çok bilgi alabilmek için uğraşarak.
“Hayır, Phil iyidir.” dedi sanımı düzelterek. Dudaklarının kenarında bir gülümseme izi vardı. “Çok genç belki; ama yeterince iyi.”
Bu benim kafamda kurduğum senaryoya uymuyordu.
“Niye onlarla kalmadın o zaman?” dedim, sesim biraz fazla meraklı çıkmıştı. İşine burnumu sokuyorum gibi gözüküyordu, ki öyle yapıyordum itiraf etmek gerekirse.
“Phil *** *** seyahat eder. Geçimini futboldan sağlıyor.” Küçük gülümsemesi büyüdü; bu kariyer seçimi onu eğlendirmişti.
Elimde olmadan ben de gülümsedim. Onu rahat ettirmeye çalışmıyordum. Gülümsemesi sadece benim de gülümsememi sağlamıştı.
“İsmini duydum mu?”
“Muhtemelen hayır. Pek iyi oynamaz.” Başka bir gülümseme. “İkinci ligde oynuyor. Çok seyahat etmesi gerekiyor.”
O anda, yeni bir senaryo hayal ediyordum.
“Ve annen onunla seyahat edebilmek için seni buraya yolladı.” dedim. Tahminler, ondan soruların aldığından daha çok bilgi alıyordu. Tekrar işe yaradı. Yüz ifadesi birdenbire inatçılaştı.
“Hayır, beni o göndermedi.” dedi. Sesi sertti. Tahminim onu üzmüştü; ama nasıl olduğunu pek göremiyordum. “Ben kendimi gönderdim.”
Neyi kastettiğini ya da gücenmesinin sebebini tahmin edemedim. Tamamen geri kalmıştım.
O yüzden pes ettim. O diğer insanlar gibi değildi. Belki de düşüncelerinin sessizliği ve kokusu onunla ilgili tek alışılmadık şeyler değildi.
“Anlamadım.” diye itiraf ettim, kabul etmek zorunda olmaktan nefret ederek.
İçini çekti ve gözlerime normal insanların katlanabileceğinden uzun bir süre baktı.
“İlk başta benimle kaldı; ama onu özlüyordu.” dedi yavaşça, sesi her kelimeyle gittikçe daha ümitsizleşiyordu. “Bu onu mutsuz etti… o yüzden ben de Charlie’yle biraz zaman geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdim.”
Kaşlarının arasındaki buruşukluk derinleşti.
“Ama şimdi sen mutsuzsun.” diye mırıldandım. Tepkilerini öğrenebilme umuduyla, hipotezlerimi sesli söylemekten kendimi alamıyordum. Bu seferki pek uzak değildi.
“Ve?” dedi, sanki bu üzerinde düşünülmeyecek bir şeymiş gibi.
Ruhunda bir an için ilk defa bir şey gördüğümü hissederek gözlerine bakmaya devam ettim. İnsanların çoğunluğunun aksine, kendi ihtiyaçları listenin çok altlarındaydı.
Özveriliydi.
Bunu gördüğümde, bu sessiz zihnin içinde saklanan kişinin gizemi biraz zayıflamaya başladı.
“Bu adil gözükmüyor.” dedim. Sıradan gözükmeye, merakımın yoğunluğunu saklamaya çalışarak omuzlarımı silktim.
Güldü; ama sesinde eğlence yoktu. “Kimse sana söylemedi mi? Hayat adil değildir.”
Sözlerine gülmek istedim; ama ben de gerçekten eğlenmemiştim. Hayatın adaletsizliğiyle ilgili biraz bilgim vardı. “Sanırım bunu daha önce bir yerlerde duymuştum.”
Kafası karışmış görünerek bana baktı. Gözleri hızla uzağa gitti ve sonra tekrar benim gözlerimle buluştu.
â€œİşte bu kadar.” dedi bana.
Ama ben bu konuşmayı bitirmeye hazır değildim. Kaşlarının arasındaki, kederinin kalıntısı olan o küçük V, beni rahatsız ediyordu. Parmaklarımın ucuyla onu düzleştirmek istedim; ama tabii ki, ona dokunamazdım. Pek çok yönden tehlikeliydi.
“İyi bir oyun çıkardın.” dedim yavaşça, hala bir sonraki tezimi düşünerek. “Ama bahse girerim ki, insanların görmesine izin verdiğinden çok daha fazla acı çekiyorsun.”
Gözlerini kısıp, dudaklarını bükerek yüzünü buruşturdu ve sınıfın önüne baktı. Doğru tahmin ettiğimde sevinmiyordu. Sıradan bir mağdur değildi – acısına izleyici istemiyordu.
“Haksız mıyım?”
Hafifçe irkildi; ama beni duymamış gibi yaptı.
Bu gülümsememe neden oldu. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Seni niye ilgilendiriyor ki?” diye sordu hala uzağa bakarak.
“Bu çok güzel bir soru.” diye itiraf ettim, daha çok kendime cevap vererek.
Sezgileri benimkinden iyiydi – ben kenarlarda bocalar, ipuçlarını körü körüne incelerken, o direkt özü görüyordu. Onun son derece insanca olan hayatının ayrıntıları beni ilgilendirmemeliydi. Onun ne düşündüğünü umursamak yanlıştı. Ailemi şüphelerden korumanın ötesinde, insan düşünceleri önemli değildi.
Kız iç çekti ve sınıfın önüne doğru ters ters baktı. Sinirlenmiş ifadesiyle ilgili bir şey gülünçtü. Bütün bu durum, bütün konuşma gülünçtü. Kimse benden dolayı bu kızın içinde olduğu kadar büyük bir tehlikede olmamıştı – her an, diyalogla gülünç bir şekilde meşgul olduğum için dikkatim dağılabilir, burnumdan nefes alabilir ve kendimi durduramadan ona saldırabilirdim – ve o ben sorusuna cevap vermediğim için sinirlenmişti.
“Seni rahatsız mı ediyorum?” diye sordum bunun saçmalığına gülümseyerek.
Bana hızlıca baktı ve gözleri bakışımla kapana kısılmış biri göründü.
“Tam olarak değil,” dedi. “Daha çok kendimden rahatsız oluyorum. Yüzümü okumak çok kolay – annem bana her zaman ‘açık kitabım’ der.”
Canı sıkılarak kaşlarını çattı.
Ona hayretle baktım. Üzülmesinin sebebi onun içini çok kolayca gördüğümü düşünmesiydi. Ne garip. Birini anlamak için hiç bu kadar çok çaba sarf etmemiştim hayatım boyunca – ya da varlığım boyunca, zira hayat pek de doğru kelime değildi. Benim hakikaten bir hayatım yoktu.
“Aksine,” dedim garip bir şekilde… ihtiyatla, sanki göremediğim gizli bir tehlike varmış gibi. Aniden sınırdaydım, önsezi beni endişelendiriyordu. “Bence sen okunması zor birisin.”
“O zaman sen iyi bir okuyucu olmalısın,” dedi, tahmini yine tam hedeften doğruydu.
“Genellikle.” diye katıldım.
Sonra dudaklarımı arkasındaki keskin dişleri göstermelerine izin verip geriye doğru çekerek ona genişçe gülümsedim.
Bu aptalcaydı; ama aniden, beklenmedik bir şekilde ona bir uyarı vermek için çaresizdim. Vücudu bana öncekinden daha yakındı, konuşma boyunca bilinçsizce bana doğru yönelmişti. İnsanlığın kalanını korkutmaya yeterli olan küçük işaretler onun üzerine çalışıyor gibi görünmüyordu. Niye dehşetle benden geri kaçmıyordu? Şüphesiz karanlık yanımı tehlikeyi anlayacak kadar görmüştü.
Uyarımın istediğim etkiyi yapıp yapmadığını göremedim. Bay Banner sınıfın dikkatini istedi ve o benden hemen uzağa döndü. Kesintiden biraz rahatlamış görünüyordu, o zaman belki de bilinçsizce anlamıştı.
Anlamış olduğunu umdum.
__________________
UĞUR AYAKKABI
İNCİKLER TOPTAN PAZARLAMA ANTALYA


TEL: İLETİŞİM

Adres: Tahılpazarı Mahallesi, 469 Sokak, Atmaca 1 Apartmanı. NO:36/B Merkez/Antalya.
Admin isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla